11-HUD SURESİ MEALİ (61-123.Ayetler)
8/9/2009 · Kategori: Kuran meali (Mahmut Kısa)
11-HUD SURESİ (61-123)
Ve aradan yıllar geçti; zamanla inkârcılık, yeniden ortaya çıktı. İşte, insanlık tarihinin bir başka ibret verici sayfası:
61-Semud halkına da, kardeşleri gibi yakından tanıdıkları arkadaşları Sâlih’i elçi olarak gönderdik. Sâlih, “Ey halkım!” dedi, “Allah’a gönülden boyun eğin ve yalnızca O’na kulluk edin! Zira sizin, O’ndan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz bir efendiniz, bir ilâhınız yoktur!”
“Sizi topraktan süzdüğü bir damla sudan yaratan ve bir ömür boyu yeryüzünde yaşamanızı sağlayan O’dur. O halde, gelin günahlarınızdan dolayı O’ndan bağışlanma dileyin, sonra da tüm ruhunuz ve tüm benliğinizle O’na yönelin! Unutmayın ki, Rabb’im size şah damarınızdan daha yakındır, her duâya, her yakarışa mutlaka karşılık verir.
62-Bu güzel dâvete karşılık kavminin inkârcıları, “Ey Sâlih!” dediler, “Sen şu ana kadar, aramızda büyük umutlar beslenen biriydin. Parlak zekân ve dürüstlüğün sayesinde, seni geleceğin lideri olarak görüyorduk. Fakat sen, tek Allah’a kulluk iddiasıyla ortaya çıkarak bütün umutlarımızı suya düşürdün. Demek sen bizi, atalarımızın yüzyıllardan beri tapındığı şeylere tapmaktan ve onların bıraktığı ilkelere göre yaşamaktan alıkoyacaksın, öyle mi? Doğrusunu istersen, bizi kendisine çağırdığın bu din hakkında epey kaygı ve şüphelerimiz var bizim.”
63-Sâlih, “Ey halkım!” dedi, “Eğer ben Rabb’imden gelen apaçık bir delil üzerinde bulunuyor isem ve O, bana kendi katından yol gösterici bir mesaj göndererek, tüm insanlığa lütuf ve rahmet bahşetmiş ise; söyler misiniz, bunca nîmetlere karşılık nankörlük edip O’na karşı gelecek olursam, beni Allah’ın azâbından kim kurtarabilir? Ve bu takdirde sizin, kaybımı artırmaktan öte ne katkınız olur bana?”
64-“Ey halkım! İşte Allah’ın sizi imtihân etmek üzere gönderdiği şu deve, sizin için gerçek peygamberi tanımanızı sağlayacak apaçık bir mûcizedir! İşte bu deveye karşı tavrınız, sizin Allah’a itaatinizi ortaya koyan bir ölçü olacaktır. Böylece Allah’ın rab ve ilah olarak üzerinizdeki hakimiyetini kabul edin. Bütün toplumu sütüyle besleyen bu devede olduğu gibi baştan sona hayrınıza olan şeylerde isyan etmeyin. Allah’ın nimetlerinin paylaşımında dengeli ve adil olun, zayıf ve çaresiz insanları ezmeyin.O halde bırakın onu, Allah’ın arzında serbestçe otlasın; ve sakın ona kötü bir maksatla el sürmeyin, aksi halde, sizi pek yakında korkunç bir azap yakalayacaktır!”
65-Fakat Semûd halkının azgın kâfirleri, Allah’a itaatin sembolü olarak ortalıkta dolaşan ve yaşadığı sürece Sâlih’in peygamberliğinin apaçık bir isbatı olan bu deveyi kesip öldürdüler. Bunun üzerine Sâlih, “İşte şimdi sonunuz geldi, yakında hepiniz helâk edileceksiniz! Yurdunuzda şimdilik üç gün daha yaşayın bakalım! Dördüncü gün işiniz bitmiş olacak! Bu, asla yalan çıkmayacak bir uyarıdır!” dedi.
66-Nihâyet azap emrimiz gelip çatınca, lütuf ve merhametimiz sayesinde Sâlih’i ve beraberindeki müminleri azaptan ve o dehşet verici günün zilletinden kurtardık. Gerçekten Rabb’in çok güçlüdür, üstündür. Sonsuz kudret ve izzet sahibidir, mutlak galip olandır.
67-O zalimlere gelince, şehrin altını üstüne getiren korkunç bir ses çarpıverdi onları; böylece, yurtlarında cansız bir halde yere yığılıp kaldılar!
68-Onlar değildi sanki, daha düne kadar yurtlarında şen, şakrak dolaşanlar!
Dikkat; işte Rab’lerini böyle inkâr etmişti Semudlular! Dikkat; işte böyle helâk olup gitti, azgın Semud kavmi!
Ve aradan yıllar geçti; zamanla inkârcılık, yeniden ortaya çıktı. İşte, insanlık tarihinin bir başka ibret verici sayfası:
69-Hani melekler arasından seçip gönderdiğimiz elçilerimiz, İbrahim’e eşi Sâre’nin bir çocuk dünyaya getireceğine dâir müjdeyi vermek üzere insan sûretinde gelerek “Selâm sana, ey İbrahim!” demişlerdi. Onların melek olduğunu henüz fark edemeyen İbrahim, “Selâm sizlere, ey Allah’ın kulları!” diye karşılık verdi ve derhal misafirlerinin önüne, leziz bir buzağı kebabı getirip koydu.
70-Fakat yabancıların yemeğe el uzatmadıklarını görünce, kendilerinden şüphelendi ve azap melekleri olduklarını anlayıp, onlardan dolayı içine bir korku düştü. İbrahim’in iyiden iyiye kaygılandığını gören melekler, “Korkma!” dediler, “Bizler Lut kavmine cezâlarını vermek için gönderildik. Onları helâk etmeden önce de, Rabb’inden bir takım mesajlar iletmek üzere sana uğradık.”
71-O sırada İbrahim’in hanımı Sâre, bir kenarda ayakta bekliyordu; bu sözleri duyunca, korkulacak bir şey olmadığını anlayıp sevincinden gülümsemeye başladı. Sonra ona, İshak adında bir çocuk dünyaya getireceğini ve İshak’ın ardından, Yakub isminde bir torun sahibi olacağını müjdeledik. Bu müjdeyi Sâre’ye verdik, zira İbrahim’in, diğer eşi Hacer hatundan olma İsmail adında bir oğlu zaten vardı.
72-Bunun üzerine Sâre hatun, hayretler içerisinde “Nasıl olur? Ben şu yaşlı hâlimle, üstelik de kocam bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu, gerçekten de şaşılacak bir şey!” dedi.
73-Melekler, “Allah’ın verdiği hükme mi şaşıyorsun? Allah bunu elbette yapabilir ve yapacaktır da! Çünkü Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizinledir, ey Peygamberin ev halkı! Gerçekten Allah, her türlü övgüye lâyıktır, sonsuz lütuf ve ikram sahibidir!” dediler.
74-İbrahim bu müjdeyi aldıktan ve korkusu iyice yatıştıktan sonra, Lut kavminin helâk edilmemesi için bizim elçilerimizle tartışmaya başladı.
75-Çünkü İbrahim, son derece merhametli, ince ruhlu ve dâimâ Rabb’ine yönelen bir kimseydi.
76-Melekler, “Ey İbrahim!” dediler, “Bu konuda bizimle tartışmaktan vazgeç! Çünkü Lut kavminin helâk edileceğine dâir Rabb’inin kesin emri gelmiştir; dolayısıyla, geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azâbın onları yakalaması artık kaçınılmaz olmuştur!”
Bu sözler üzerine İbrahim, gerçekleri anladı ve Rabb’inin hükmüne boyun eğdi.
Gelelim, kıssanın geri kalan kısmına:
77-Elçilerimiz, yakışıklı birer delikanlı sûretinde Lut’un yanına gelince, onların melek olduğunu henüz bilmeyen Lut, kadınları bırakıp erkeklere yönelen sapık hemşehrilerinin bu gençleri tâciz edeceğinden korkarak onlardan dolayı üzüntü ve endişeye kapıldı, misafirlerini koruyacak gücü olmadığını görerek onlar yüzünden içi daraldı ve kendi kendine, “Bugün, çok çetin bir gün olacak!” dedi.
78-Bu arada, şehre gelen yabancıların Lut’un evinde misafir olduğunu haber alan kavmi, sapık arzularının kamçılamasıyla, âdetâ kudurmuş bir halde koşarak Lut’un kapısına dayandılar. Zaten öteden beri böyle çirkinlikler yapmayı âdet hâline getirmişlerdi.
Lut, “Ey kavmim!” dedi, “İşte kızlarım; onlarla evlenip meşrû ve doğal yollarla arzularınızı tatmin etmeniz, sizin için erkeklere yönelmekten çok daha temizdir. Öyleyse Allah’tan korkun da, misafirlerime tâciz ederek beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu sizin?”
79-Buna karşılık onlar, “Sen de gâyet iyi biliyorsun ki, bizim senin kızlarında gözümüz yok, çünkü kadınlarla ilgilenmiyoruz biz. Sen aslında bizim ne istediğimizi pekâlâ bilirsin!” dediler.
80-Bu azgın topluluk karşısında tamamen çaresiz kalan Lut, “Ah, keşke size karşı koyabilecek gücüm olsaydı, yâhut şerrinizden korunabileceğim sağlam bir kaleye sığınabilseydim!” dedi. Çünkü şehre sonradan yerleşen bir yabancı olduğu için, kendisini savunacak kabîle desteğinden yoksundu. İşte, Lut Peygamber’in üzüntüsü doruk noktasına ulaşmıştı ki:
81-Melekler, nihâyet gerçek kimliklerini ortaya koyarak, “Ey Lut!” dediler, “Bizler, Rabb’inin elçileriyiz. Artık korkmana, üzülmene gerek yok! Çünkü onlar senin kılına bile dokunamazlar! Zaten kısa bir zaman sonra, hepsi helâk edilecektir! Bunun için, gecenin bir vaktinde âilenle birlikte şehri terk etmek üzere yola çık! İçinizden hiç kimse kâfirlerle birlikte olma özlemiyle geriye dönüp bakmasın! Ancak karın hariç; çünkü o, zalimlerin yanında kalmayı tercih edecek. Bu yüzden de, onların başına gelecek olan azap, onun da başına gelecek! Onların helâk edilme zamanı sabah vaktidir; sabah vakti de yakındır, değil mi?”
82-Ve nihâyet Sodom şehri için helâk emrimiz gelince, Lut’u ve âilesini oradan çıkardık, sonra korkunç bir sarsıntıyla oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine, ateşte pişip sertleşmiş kızgın taşları sağanak sağanak yağdırdık.
83-O taşlar, öyle tesâdüfen yağmadı onların başına. Aksine her bir taş, Rabb’inin katında işâretlenmiş ve zâlimleri cezâlandırmak için özellikle gönderilmişti. Ve siz ey insanlar! Kendinizi benzer bir felâketten uzak sanmayın! Zira bu tür cezâlar, zâlimlerden hiç de uzak değildir! İlahi cezâ dün de vardı, bugün de var, yarın da olacaktır!
Ve aradan yıllar geçti; zamanla inkârcılık, yeniden ortaya çıktı. İşte, insanlık tarihinin bir başka ibret verici sayfası:
84-Medyen halkına da, kardeşleri gibi yakından tanıdıkları soydaşları Şuayb’ı elçi olarak gönderdik. Şuayb, “Ey halkım!” dedi, “Allah’a gönülden boyun eğin ve yalnızca O’na kulluk edin! Zira sizin, O’ndan başka hükmüne boyun eğeceğiniz bir efendiniz, bir ilâhınız yoktur! O halde, ölçü ve tartıda hile yapmayın! Görüyorum ki, şu dünya hayatında nîmetler içerisinde yüzüyorsunuz. Fakat bu sizi aldatmasın. Zira ben, günahlardan vazgeçmediğiniz takdirde, bütün zâlimleri kuşatacak dehşet verici bir günün azâbına uğramanızdan korkuyorum.
85-O halde, ey halkım! Bu azâba uğramamak için, gerek hukuk, gerek siyaset ve gerekse ticâret alanında ölçüyü ve tartıyı adaletle, eksiksiz olarak yerine getirin ve sakın insanları haklarından mahrum bırakmayın! Bütün bunların, toplumun dengesini bozup yozlaşmalara yol açacağını bile bile, fesadı yaygınlaştırıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın!
86-Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, dürüst alışveriş sonucunda Allah’ın size bıraktığı helâl kazanç sizin için çok daha hayırlıdır. İşte ben sizi uyardım. Öğütlerimi tutmadığınız takdirde, sorumluluğuna da katlanacaksınız. Zira ben, sizin başınızda bekçi değilim.
87-Kâfirler, “Ey Şuayb!” dediler, “Atalarımızın taptığı ilahları terk etmemizi yâhut servetimizi dilediğimiz şekilde kullanmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen, bildiğimiz kadarıyla gâyet yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın. Ne var ki, bir tek Allah’a kulluğa başladıktan sonra tamamen değiştin! Eğer mâbedinde uslu uslu ibâdetini yapacaksan, buna bir itirazımız yok; fakat kıldığın namaz, seni bizimle mücâdeleye sevk edecekse, böyle bir namaza asla izin vermeyiz!”
88-Buna karşılık Şuayb, “Ey halkım!” dedi, “Bakın, eğer ben Rabb’im tarafından bana lütfedilen ve aklı başında her insanı kolayca iknâ edecek apaçık bir delile dayanıyorsam ve Allah, kendi katından peygamberlik lütfederek bana güzel bir rızık bahşetmişse, bu durumda ne büyük bir hayırdan mahrum kaldığınızın ve ne büyük bir azaba müstahak olduğunuzun farkında mısınız? Bakın, benim amacım, şahsi bir çıkar elde etmek değildir. Ben, sizi engellemeye çalıştığım şeylere kendim konmak maksadıyla size karşı çıkıyor değilim. Siz çalmayın da ben çalayım, siz aldatmayın da ben aldatayım, halkın malını siz yemeyin de ben yiyeyim, demiyorum. Ben sâdece gücümün yettiği kadar zulüm ve haksızlıklara bir son vererek toplumu ıslah etmek istiyorum. Fakat başarıya ulaşmam, ancak Allah’ın yardımı sayesinde olacaktır. Çünkü ben, yalnızca O’na dayanmışım; ve tüm benliğimle, dâimâ O’na yöneliyorum.”
89-“Ey halkım! Bana karşı böylesine amansız bir düşmanlığa girişmeniz, sakın sizi Nûh kavminin, Hûd kavminin veya Sâlih kavminin uğradığı felâketlere uğratmasın! Üstelik Lut kavmi de hem yaşadıkları yer ve zaman bakımından, hem de tuttukları yol açısından sizden hiç de uzak sayılmazlar!”
90-“O halde, onların başına gelenlerden ibret alın da, günahları terk edip Rabb’inizden bağışlanma dileyin; sonra da tüm ruhunuz ve tüm benliğinizle O’na yönelin! Doğrusu Rabb’im, çok şefkatli ve çok merhametlidir, kullarını çok sevmektedir. Dolayısıyla, günahlarınız ne kadar büyük olursa olsun, tövbe edip bağışlanma dilerseniz, kesinlikle kurtulursunuz.”
91-Fakat onlar, “Ey Şuayb!” diye karşılık verdiler, “Boşuna çeneni yorma! Çünkü biz, senin bize söylediklerinin birçoğunu anlamıyoruz! Üstelik senin, aramızda ne kadar zayıf ve güçsüz biri olduğunu da çok iyi biliyoruz! Sana bu kadar tahammül ettiysek, tehditlerinden korktuk sanma! Eğer sana arka çıkan şu kabîlen olmasaydı, seni çoktan taşlayıp öldürmüştük! Çünkü senin, bize karşı hiçbir üstünlüğün yok!
92-Şuayb, “Ey halkım!” dedi, “Sizin gözünüzde benim kabîlem Allah’tan daha mı güçlü ki, kabîlemden korkup çekiniyorsunuz da, O’nun uyarılarını hiçe sayıp arkanıza atıveriyorsunuz? Oysa Rabb’im, sonsuz ilmi ve kudretiyle yaptığınız her şeyi çepeçevre sarıp kuşatmış bulunuyor.”
93-“Ey halkım! Madem Allah’a isyân etmekte kararlısınız, o zaman haydi, hakîkati susturmak için elinizden geleni yapın bakalım! Fakat hiç kuşkunuz olmasın ki, ben de onu duyurmak için elimden geleni yapacağım! Ve yakında göreceksiniz, o alçaltıcı azap kimin başına geliyormuş; ve kimmiş asıl yalan söyleyen! Artık başınıza gelecekleri bekleyin; ben de sizinle birlikte bekliyorum!”
94-Ve nihâyet azap emrimiz gelip çatınca, Şuayb’ı ve beraberindeki müminleri sonsuz rahmetimizle kurtardık; zulüm ve haksızlık yapanlara gelince, her şeyi yıkıp yok eden korkunç bir gürültü çarpıverdi onları; böylece kendi yurtlarında oldukları yere cansız bir halde serilip kaldılar! Öyle ki:
95-Onlar değildi sanki, daha düne kadar yurtlarında şen şakrak dolaşanlar!
Dikkat, işte böyle helâk olup gitti, azgın Medyen halkı; tıpkı Semud kavminin yok olup gittiği gibi!
Ve aradan yıllar geçti; zamanla inkârcılık, yeniden ortaya çıktı. İşte, insanlık tarihinin bir başka ibret verici sayfası:
96-Ve onların ardından, Mûsâ’yı âyetlerimizle ve peygamberliğini isbatlayan apaçık bir delille, Firavun’a ve onun yanında toplum yönetiminde söz sahibi ileri gelen adamlarına gönderdik.
97-Fakat onlar, kendilerini kurtuluşa iletecek çağrıyı reddedip Firavun’un yönetimine uydular. Oysa pekâlâ biliyorlardı ki, ilâhî irâdeyi hiçe sayan Firavun ve benzerlerinin yönetimi, insanlığı doğru yola ileten, dolayısıyla itaat edilmesi gereken bir yönetim şekli değildi. Şimdi, ey insanlar! Bu dünyada böyle zâlim yöneticilere itaat eden bir halkı ne korkunç bir âkıbetin beklediğini görmek istiyorsanız, mahşer günündeki şu sahneyi ibret ve dikkatle izleyin:
98-İşte mahşer günü Firavun, sürüsünü suya götüren bir çoban edâsıyla halkının önüne düşmüş, dünyada olduğu gibi onlara önderlik ediyor ve onlar da, tıpkı bir davar sürüsü gibi onun peşinden gidiyorlar. Fakat Firavun onları su kaynağına götüreceği yerde, alevli bir uçurumun kenarına getirdi ve hepsini cehennemin içine soktu! Meğer bu “pınar” ne kötü bir pınarmış!
99-Böylece, hem bu dünyada, hem de Mahşer Gününde, asla yakalarını bırakmayacak bir lânet takıldı peşlerine! Bakın ve ibret alın; ne kötü bir armağandır, onlara verilen bu armağan!
100-Ey hak yolunun yolcusu! İşte bu sana anlattıklarımız, geçmişte helâk edilmiş ülkelerin başından geçen ibret verici olaylardan sâdece bir kısmıdır. Bunlardan kiminin kalıntıları hâlâ ayakta duruyor, kimiyse kökünden biçilerek tamamen yok olup gitmiş! Bu âkıbet, onların kendi tercihleriydi. Nitekim:
101-Biz onlara zulmetmiş değiliz, fakat bile bile kötülüğü tercih ederek, onlar kendi kendilerine zulmettiler. Ve Rabb’inin azap emri geldiğinde, Allah’ı bırakıp da yalvardıkları o hayâl ürünü sahte tanrıları, onları Allah’ın gazâbından kurtaramadı, aksine, uğradıkları felâketi artırmaktan başka bir işe yaramadılar.
102-O halde, dikkat; Rabb’in, zulüm ve haksızlıkta direten bir ülkeyi cezâlandırdı mı, işte böyle cezâlandırır! Unutmayın, O’nun azâbı gerçekten can yakıcıdır, çok çetindir!
103-İşte bütün bu anlatılanlarda, âhiret azâbından korkanlar için apaçık uyarılar ve ibret verici dersler vardır. O gün, bütün insanların bir araya toplanacağı bir gündür. O gün, yapıp ettikleriniz hakkında en âdil biçimde şâhitliğin yapılacağı bir gündür. Ve o günün gelmesi, hiç de uzak değildir:
104-Biz onu, ancak kıyâmet denilen belirli ve sayılı bir süreye kadar erteliyoruz. Sanmayın ki, dünyanın ömrü sonsuz ve sınırsız olarak devâm edip gidecek.
105-O Büyük Gün gelip çattığı zaman, Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamayacak. Büyük mahkeme kurulacak ve herkese yaptığının karşılığı verilecek. Böylece insanlar iki gruba ayrılacak; kimileri bedbaht ve perişan, kimileri mutlu ve bahtiyâr!
106-Bedbaht olanlar, ateşte azap çekecekler. Orada, acı ve ıstıraptan, çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlayacaklar, cehennemin alevleri arasında öyle bir iç çekip inleyecekler, öyle fecî bir şekilde nefes alıp verecekler ki...
107-Hem de, âhiret âlemindeki gökler ve yer durduğu sürece, ebediyen o ateşin içinde kalacaklar; ancak Rabb’inin dilemesi hariç! Şüphesiz Rabb’in, sonsuz bilgisi, hikmeti ve kudretiyle dilediği hükmü verir, dilediğini dilediği şekilde yapar.
108-Mutlu olanlara gelince, onlar da cennette nîmetler içinde yaşayacaklar. Gökler ve yer durduğu sürece, ebediyen orada kalacaklar. Bu, ancak Rabb’inin dilemesi ile olacaktır! Rabb’in dilerse, onları daha yüce makâmlara ulaştırabilir. İşte bu mükâfât, asla kesintiye uğramayacak bir ilâhî lütuftur.
109-O halde, ey hak yolunun yolcusu! Allah’tan başka güçler önünde boyun eğen şu insanların taptıkları o sahte ilâhların, onları en korkunç âkıbetle yüz yüze getireceği konusunda asla şüphen olmasın! Onların sağlam ve geçerli delillere dayanarak inkâr yolunu seçtiklerini sanma! Çünkü onlar, geçmiş atalarının inanç ve ibâdetlerini körü körüne ve ahmakça taklit etmekten başka bir şey yapmıyorlar. İşte bu yüzden Biz, cehennem azâbından paylarına ne düşüyorsa, onlara eksiksiz olarak vereceğiz.
110-Gerçek şu ki, bir zamanlar Mûsâ’ya Kitabı vermiştik, fakat Yahudiler, Tevrat adıyla anılan bu kitabı sonradan bozup değiştirmiş ve onda ayrılığa düşmüşlerdi. Eğer bu dünyanın imtihân yeri olduğuna ve her şeyin tam karşılığının âhirette verileceğine dâir Rabb’in tarafından ezelden ortaya konulmuş bir yasa olmasaydı, aralarında çoktan hüküm verilmiş ve kötüler derhal cezâlandırılıp her türlü anlaşmazlık bitirilmiş olurdu. Fakat ilâhî hikmet, bu dünyanın bir mücâdele ve imtihân yurdu olmasını uygun gördü. Doğrusu onlar, Tevrat’a gerçek anlamda iman etmiyorlar, aksine, onun hakkında tutarsız, mantıksız ve karmakarışık şüpheler içinde bocalayıp duruyorlar. Nitekim Kıyamete kadar nice inkârcılar da, Kurân hakkında benzer şüphe ve çelişkiler içindedirler.
111-Hiç kuşkusuz Rabb’in, yaptıkları her işin karşılığını onlara tam olarak verecektir. Elbette O, onların neler yaptığını gâyet iyi bilmektedir.
112-O halde, ey İslâm toplumunun önderi! Rabb’inin yolunda hedefe doğru adım adım ilerlerken, sağa sola sapmadan, yalpalamadan yoluna devâm et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol! Sadece sen değil, günahlarından tövbe edip senin yanında yer alan diğer Müslümanlar da böyle olsunlar! Ve sakın ilâhî yasaları ihlal ederek yâhut hak ve adâlet sınırlarını aşarak azgınlık etmeyin! Unutmayın ki Allah, yaptığınız her şeyi görmektedir.
113-Ey iman edenler! Kim olursa olsun zulüm ve haksızlık yapan kimselere asla güvenip bel bağlamayın; onlara, duygu ve düşünce plânında kesinlikle meyletmeyin; yoksa cehennem ateşi size de dokunur! Çünkü onlara ilgi duymak ve sevgi beslemek, yaptıkları kötülükleri onaylamak anlamına gelir. Unutmayın ki, sizin Allah’tan başka hiçbir yardımcınız, hiçbir dostunuz yoktur; öyleyse kendinize başka bir dost aramayın, aksi halde ilâhî yardımdan yoksun kalırsınız!
114-Ey hak yolunun yolcusu! Gündüzün iki ucunda bulunan sabah ve akşam vakitlerinde ve gecenin gündüze yakın saatlerindeki teheccüd vaktinde namazı özenle ve dikkatle kılmaya devâm et! Çünkü ibadet ve iyilikler, küçük günahları siler atar, insan ruhunu eğitip olgunlaştırarak kötülükleri ortadan kaldırır. İşte bütün bu tavsiyeler, öğüt almasını bilenlere bir uyarı, bir hatırlatmadır.
115-Ve bu emirleri yerine getirirken, karşılaşacağın zorluk ve sıkıntılara karşı sabret! İnanmıyorlar diye de üzülme; sen üzerine düşeni yap, ötesini bize bırak! Unutma ki, Allah iyilik yapanların mükâfâtını elbette zayi etmeyecektir. Nitekim insanlık târihini inceleyecek olursanız, zulme karşı seslerini yükseltmedikleri için zâlimlerle birlikte helâk olan nice toplumların bulunduğunu göreceksiniz:
116-Sizden önceki nesillerden akıllı ve erdemli kişilerin, zâlimlere karşı ortak bir cephede birleşerek yeryüzünde ahlâkî yozlaşmayı, bozgunculuğu ve fesadı engellemek için çaba göstermeleri gerekmez miydi? Fakat ne yazık ki, bunu yapmadılar. Ancak içlerinden, mücâdeleden asla yılmadıkları için kurtuluşa erdirdiğimiz birkaç küçük topluluk bu görevi hakkıyla yerine getirdi. Zâlimlere gelince, onlar da imtihân amacıyla kendilerine bahşedilen refah ve zenginliğin peşine takıldılar; böylece hem kendilerine, hem insanlığa, hem de Rab’lerine karşı suç işlemiş oldular. Ve bu yüzden azâbı hak ettiler. Bu âkıbet, onların kendi tercihleriydi:
117-Çünkü senin Rabb’in, halkı dürüst davrandıkları ve toplumdaki haksızlıkları, çarpıklıkları düzeltmek için çaba harcadıkları sürece, hiçbir ülkeyi haksız yere helâk edecek değildir. O halde, sen de ilâhî gazâba uğramak istemiyorsan, hakîkati tüm insanlığa ulaştırmak için elinden geleni yapmalısın. Fakat bunu yaparken, İslâm’ı kabul etmeleri için onları zorlamaya gücün yetmez. Bu aslında görevin de değil. Unutma ki:
118-Rabb’in dileseydi, kâfirleri zorla Müslüman yapar ve bütün insanları aynı inanç ve ilkeler etrafında birleşen tek tip bir toplum hâline getirebilirdi. Fakat imtihân hikmeti gereğince, diledikleri inanç ve hayat tarzını özgürce seçmelerine izin verdi. Bu yüzdendir ki, insanların çoğu İslâm’dan yüz çevirip farklı görüşlere ayrılmaya devâm edeceklerdir.
119-Ancak Rabb’inin bahşettiği nîmetleri kullanarak hakîkate ulaşma ve ona teslim olma yolunda çaba harcayan, böylece O’nun lütuf ve merhametini hak edenler başka. Onlar Kurân’a sımsıkı sarılır, ellerinden geldiğince yeryüzünde zulüm ve haksızlığa engel olurlar. Zaten Rabb’in, onları asıl bunun için yaratmıştır.
İşte böylece, Rabb’inin ilâhî bir yasa olarak verdiği şu hükmü tam olarak gerçekleşmiş oldu: “Muhakkak Ben cehennemi, hakîkati bile bile reddeden cinler ve insanlarla dolduracağım!”
120-Ey hak yolunun önderi! Bak, geçmiş Peygamberlerin başından geçen olaylar arasından, senin yüreğini pekiştirecek olan her şeyi sana anlatıyoruz. Böylece, bu kıssalar çerçevesinde sana hakîkat bilgisi ulaşırken, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiş bulunuyor.
121-İman etmeyenlere gelince, onlara de ki: “Haydi, hakîkati susturmak için elinizden geleni yapın! Fakat şunu iyi bilin ki, biz de onu tüm insanlığa duyurmak için elimizden geleni yapacağız!”
122-“Ve zulüm ve haksızlıkta direttiğiniz takdirde, başınıza gelecek belâları bekleyin artık! İşte, biz de Rabb’imizin vereceği hükmü bekliyoruz!” Çünkü biz, şu hakîkate yürekten inanmışız:
123-Göklerin ve yerin gaybı, yâni evrendeki mutlak ve şaşmaz, göklerde ve yerde; insanlığı Allah’ın rızasına değilse azab ve gazabına ulaştıran bütün yolların bilgisi yalnızca Allah’ın elindedir; her şey O’na döndürülecek ve her konuda nihâî kararı O verecek, son sözü O söyleyecektir. Öyleyse, sâdece O’na kulluk et ve yalnızca O’na dayan! Unutma, Rabb’in, yaptığınız hiçbir şeyden habersiz değildir.